I am Yigit Oktar, a cs grad turned out to be just another indie developer. (with a plan of getting back to academia in near future) I try to use this space to share ideas, experience regarding my journey as an independent programmer and experimenter. It is sometimes hard to narrow down your mind on certain topics so sometimes the posts may deviate. However, as we delve into many different subjects it is not hard to observe that those different-looking ideas and themes,  in fact have certain patterns in common.

In an example, I believe P vs NP challenge may in fact be formalized into many other different-looking problems. If one tries hard he/she will come up with a way to make a connection between two distant looking subjects.

There are various small snippets in the blog dated back to 5-6 years when I had just started coding. From now on, I will try to present my ideas more verbally and perhaps provide snippets when needed.

Filesize Implementation in PHP [Educational]

This is a custom implementation of filesize function in PHP, without using the built-in filesize. The file is read line by line and memory used for each line is accumulated. Here, strlen returns the bytes used for that line, in other words for the string $line. strlen does not return the length of the string in characters in general (i.e. for utf8 strings). To get the number of characters in an utf8 string, mb_strlen should be used instead of strlen.

This is only for educational purposes and it is better to use built-in filesize function.

 

Discourse on the Types of Alphabets [Logical vs. Artistic]

In cuneiform writing the unit of writing is an indent(or a positioned vector). A true cuneiform writing system encodes words as opposed to letters. Otherwise, Braille code would be a cuneiform writing system where the unit of writing is a dot. Unlike cuneiform, Braille encodes letters using dots. As an additional note, Braille dots only have position and vector-like info which could further imply that more dots would be needed to encode a word which would require less indents than the one in its cuneiform counterpart.

In true cuneiform, there is no need for a letter concept as a word is composed of a group of vectors with position and orientation info. One might call that the only letter is the indent itself. A true cuneiform language then is a vector-driven language. If a true cuneiform language could be driven from Braille then perhaps it would be called point-driven. This derivation will be a fully constructive one as there is only one source or one unit that the language will depend on, vector, dot, anything maybe even a circle with variable radius. The common feature in such a construction is abstraction. It does not involve any depiction of observation, but instead it constructs observations by building up on one abstract element. In this context, a cuneiform writing system as explained above, is the one that is most closest to the current machine language, which consists of 1s and 0s; bits. In that sense, we can call cuneiform an algorithmic or a logical one. It does not depend on any external observations, but in contrast the language is constructed by pure abstractions.

As an opposite example, Hieroglyphs are based on external observations and depictions of already known forms directly. There is a level of abstraction, but it sure is not very logical as a whole. It might rather be called an artistic language, where visual elements are dominant. The symbols themselves are not constructed from scratch and are simply borrowed from nature or other external observations.

Perhaps, the writing systems that exist now are a combination of these two perspectives as a result of interactions during history. However, cuneiform type is a superior form, if the main goal is to form an information based system, where information here refers to modern information theory.

 

Yigit Oktar, IEU, 2016

 

Arithmetic Expression Evaluation via Html5, WebWorkers, and DOM manipulation through JQuery

Supported operands at the moment are + – / * %, and proper parenthesis.

Result will show up here

 

Düşünce üzerine: Tarafsız bir deneme

    Düşünceyi tarafsız olarak nasıl tanımlayabiliriz? Öncelikle tarafsız bir tanımın nasıl bir tanım olacağını araştırmalıyız. Peki taraflı bir tanım nasıl olur? Taraflı bir tanımda tanımı yapan kişi kişisel öğeler kullanır. Böyle bir tanım göreceli olacaktır ve başka bir kişi bu tanımı benimsemeyebilir.

    Buradan çıkarabiliriz ki, tarafsız bir tanım herkes tarafından benimsenecek ve tanımda hiçbir kişisel öğe bulunmayacaktır. Bir diğer deyişle tarafsız bir tanım, sadece doğru bulgular içermelidir.

    Bir bulguyu, doğruluğu ya da yanlışlığı ispat edilebilen soyut bir nesne olarak tanımlayalım. Doğru bir bulguyu ise doğruluğu kanıtlanabilecek soyut bir nesne olarak tanımlayabiliriz.

    Peki bir tanımın kendisi aslında bir düşünce midir? Tanım soyut bir nesnedir. Tanımın kendisi bir düşünce olmasa da söz konusu tanımın zihinde tetiklediği bir düşünce olacaktır. Tarafsız bir tanım herkesin zihninde tarafsız bir düşünce tetiklemelidir. Bu mümkün müdür? Tabiki de herkesi sırayla çağırıp bunu teyit etmek mümkün değildir. O zaman tarafsız düşünce kavramını irdelemek yerinde bir hamle olacaktır.

    Bir düşüncenin oluşma nedenini irdeleyip sonucunda kişisel bir sebebe varılıyorsa, bu düşüncenin göreceli olduğuna işarettir. Eğer kişi bu irdeleme sonucunda doğru bir bulguya varıyorsa, düşüncenin karşı savını yani zıttını da irdelemek gerekir. Aynı şekilde zıttı da doğru bir bulguya varıyorsa, düşünce ve karşı savı birlikte ele alındığında tarafsız bir düşünce ortaya çıkacaktır. Burada örnek vermek yerinde olacaktır.

   Düşünce: Üstü açık küllükler kullanışsızdır.

   İrdeleme(bulgu): Çünkü açık havada rüzgar estiğinde küller uçuşabilir.

   Açıklama: Bu bulgunun doğruluğu ispatlanabilir. Rüzgar uygun bir şekilde ya da şiddette esince küllerin uçuşacaktır. Fakat, uygun bir rüzgar hiç esmezse küller de uçuşmayacaktır.

   Zıt düşünce: Üstü açık küllükler kullanışlıdır.

   İrdeleme(bulgu): Çünkü üstü açık olduğundan temizlemesi üstü kapalı küllüklerden daha kolay olabilir.

   Açıklama: Bu doğru bir bulgudur. Çünkü kimine göre daha kolay olup kimine göre daha zor olabilir. Herkes için kolay olduğu kanıtlanamayacağı gibi herkes için daha zor olduğu da kanıtlanamaz.

   Tarafsız düşünce: Üstü açık küllükler hem kullanışlı hem de kullanışsızdır.

   Eğer irdeleme sırasında doğru bir bulguya varılamıyorsa, bu düşünce ya da zıttı ne tek başına ne de birlikte tarafsız bir düşünce olamaz. Aslında, birlikte ele alındığında çelişkiye neden olacaktır.

   Düşünce: Üstü açık küllükleri sevmiyorum.

   İrdeleme: Her ne kadar irdelenirse irdelensin, doğru bir bulguya varmak mümkün değildir. Çünkü sevmek bir insanın kişisel öğesini içerir. Bir şeyi sevmek ya da sevmemek bir kişinin bireysel düşüncesidir. Tarafsız olamaz.

   Zıt düşünce: Üstü açık küllükleri sevmiyorum.

   İrdeleme: Aynı irdeleme geçerlidir. Tarafsız bir düşünce değildir.

   Düşünce ve zıttı: Üstü açık küllükleri hem seviyorum hem sevmiyorum. Bu kişisel bir çelişkiye işaret eder. Kişi bahsi geçen oluşumu sevip sevmediğini bilememektedir. Tarafsız bir düşünce olamaz.

   Kapanışı bazı sorular ve cevaplarıyla yapmayı uygun gördüm. Her tarafsız düşünce bir tarafsız tanım mıdır? Eğer bir terimin üzerine oluşturulan tarafsız bir düşünceyi o terimin tanımı olarak atarsak bu soruya ‘evet’ olarak yanıt verebiliriz. Daha önceden sunduğum tanıma göre, tarafsız bir tanım herkesin zihninde tarafsız bir düşünceyi tetiklemelidir. Eğer tanımın kendisi tarafsız bir düşünce ise, yani göreceli değil ise, tanım da tarafsız bir tanım olacaktır.

   Böylelikle şu tanıma ulaşabiliriz:

   Bir düşünce tarafsız bir düşüncenin ya da kişisel bir çelişkinin kutbudur.

   Bu tanımın tarafsızlığı tartışmaya açıktır.

   Yiğit Oktar

   IEU, İzmir, TR

 

Düşünce üzerine: Aşk

    İnsan düşünerek mi aşık olur? ‘Bütün gün onu düşündüm, aklımdan hiç çıkmıyor.’ Düşlemek, kafada canlandırmak düşünmekten sayılıyorsa, insan düşünerek aşık oluyordur aslında. Ama, düşünmek çoğunlukla mantığı çağrıştırır aklımızda. Peki aşkın asıl harcı nedir?

    Duygu mudur? Duygu ne ifade eder? Hislerin yoğun bir şekilde yaşanması mıdır? Somut nesnelere (bir koku, bir melodi, herhangi bir görsel sahneye) yüklenen kişisel anlam duygunun tanımı olabilir mi? Bir duygu insanda kuvvetli çağrışımlara neden olabilir, ya da bunların sonucunda ortaya çıkıyor da olabilir. Peki aşk için duygu şart mıdır? Birine karşı yoğun hisler duyulmadan aşık olunabilir mi?

    Birinin sesinden, görünüşünden hoşlanıyorsak ve bunlara kişisel anlam yüklemeye başladıysak aslında bu aşkın ilk adımlarıdır. İleri aşamada, kişi karşısındakinin varlığına, bir bütün olarak, derin bir anlam yükler. ‘Bana herşeyi hoş geliyor.’, ‘Ben her halini seviyorum’, vb. Belki de aşk bu seviyeye ulaşılmasıdır. Eğer, birine derin bir anlam yüklememişsek, kişinin diğer insanlardan bir farkı olmayacaktır. Belki de, en derin aşk iki kişinin dünyadan kendilerini soyutladığı zaman (en azından belli bir süreliğine de olsa) yaşanır.

    Peki aşkın oluşma şekli önemli midir? Oluşma şeklinden kasıt, ‘Ağırdan alma’ ve buna zıt olan ‘Hızlı, ihtiraslı aşk’. Ağırdan almak, derin bir ilişkinin kurulmasında belki de yardımcı olacaktır. Tabiki de, taraflar aşkın gelişme hızını önceden kestiremezler ya da hesaplayamazlar. Nitekim, erken bir adım ilişkiyi zedeleyebilir ya da bitirebilir.

    Ağırdan alınan bir ilişkide, bekletilen arzular birikecek ve bu da hislerin daha yoğun yaşanmasını beraberinde getirecektir. Tarafların ‘el ele tutuşma’, ‘ilk öpüşme’, vb. olayları daha yoğun yaşaması muhtemeldir. (kısacası ‘romantik’ bir şekilde) Burada belirtmek gerekir ki, günümüzde bu tarz ilişkilerin peşinden koşanların sayısı azdır. Belki de taraflar bu yoğun deneyimlerden zarar görecekleri, çok etkilenecekleri için denemekten bile kaçınmaktadırlar. Cinsellik, yavaş yavaş sindirilmesi gereken şerbetli bir tatlıdan çok, bir an önce kırılması gereken bir sabır taşı haline gelmiştir. Batı dünyasında cinselliğin ön planda olması buna bir örnektir. Duygulardan çok fiziksel hisler üzerine kurulan bu tarz ilişkilerde kişiler bir bakıma ‘cinsel tahtalar’ haline dönüşürler. Evet, bu tarz ilişkilerden insanlar belki daha az etkileneceklerdir. Sonuçta, derin iz bırakan duygulardan ziyade geçici fiziksel hazların sindirilmesi daha kolaydır. Tam da çağımızın gerektirdiği aşk bu tarz olsa gerek.

    Bu, yoğun cinselliğin yaşandığı bir ilişkinin derin olamayacağı anlamına gelmez. Nitekim, cinsellik hissedilen duyguların güçlenmesine yardımcı olabilir. Fakat, sağlıklı bir ilişki için tarafların duygu ve cinsellik dengesini iyi muhafaza etmesi gerekecektir.

    Bir de ‘tek taraflı aşk’ kavramına değinelim. Bu aşkı yaşayan kimse için çok etkileyici olacağı gibi aynı zamanda çok hırpalayıcı bir durum da yaratabilir. Nitekim, kişi karşıdan olumlu bir tepki alamadığı için, içindeki duyguyu yalnızlaştıracaktır. Bu ileri boyutta çok zedeleyici bir duruma dönüşebilir. Eğer, kişinin aşkı beslediğine karşı fiziksel bağları da kopmuşsa, onunla iletişime geçmiyor ya da geçemiyorsa, karşı tarafın kendisi hakkında ne düşündüğünü bilemeyecektir. Çoğu zaman kişi karşı tarafın da aşık oluduğu kanısına kapılacak ve bu ileride gerilimlere neden olabilecektir.

    Peki kişinin bu konumdan tek başına çıkabilmesi mümkün müdür? Aslında, bu durumda çevrenin telkini çoğu zaman çare değildir. Kişi bu durumdan ancak kendi isteği ile çıkabilir. Bu durumda, en kestirme çözüm kişinin sevdiği ile yüzleşmesi olacaktır. Her ne kadar bu yüzleşme hayal kırıklığına neden olacaksa da, kişinin gerçeğe dönmesini sağlayacaktır. Fakat, yüzleşme anının bir krize dönüşmemesi için kişiye güvendiği biri eşlik edebilir.

    Bir çeşnicibaşı mı tutsak acaba, aşk şarabını içmeden önce bizim için tatsın diye?

    Yiğit Oktar

    IEU, İzmir, TR

 

Düşünce üzerine: Düşünen hayvan

    ‘İnsan düşünen bir varlıktır.’ Bu yakın zamanda insanı hayvandan ayıran temel bir özellik olarak sunulurdu. Peki hayvanlar düşünemez mi?

    Düşünmek, bir varlığın davranışlarını yönlendirmesini sağlar. Çoğu zaman, bir kişi eyleme geçmeden önce bu eylemin sonuçlarını düşünür. Yani, düşünmek insanın daha uygulanmamış olduğu eylemleri planlamasına, gözden geçirmesine yardımcı olur. Düşünmek, aynı zamanda, daha önceden yerine getirilmiş eylemlerin irdelenmesine de ön ayak olur.

    Belki de düşünmenin bu yönü insanları hayvanlardan ayıran temel özelliktir. İnsanlar hem ileriye dönük, hem de geriye dönük düşünebilirler. Hayvanlar ise, belki de, sadece ileriye dönük düşünebilmektedirler. Bir kurdun koyun sürüsü farketmesi ve avlanabilmek için bir takım yolları araması, plan yapması ileriye dönük düşünmeye örnektir.

    Aslında, geriye dönük düşünmek, tecrübe edinmeyi beraberinde getirir. Daha önceden yaşanmış bir olaydan ders çıkarıp, eğer bir hata yapıldığı sanılıyorsa bu hataya tekrar düşmemeye çalışmak. Bu bağlamda, hayvanların da geriye dönük düşündüğünü savunabiliriz. Örneğin, bir kurt avını birçok kez kaçırabilir. Belki de, bu sayede tecrübe kazanarak daha iyi bir avcı konumuna gelebilir.

    Tabiki de, bazı eylemler, üzerinde düşünülmeden gerçekleşir. Bu tarz eylemleri ‘doğaçlama’ ve ‘alışkanlık’ diye ikiye ayırabiliriz ki, bu ikisi birbirinin zıttı davranış biçimleridir. Doğaçlamada kişi bilinçli bir şekilde hızlı tercihler yapar ve kararlar verip eyleme geçer. Alışkanlık ta ise daha önceden bilince yerleşmiş davranış biçimi tekrarlanır.

    Pavlov’un deneyini çoğumuz biliriz. Eğer bir köpeğe her zil çaldıktan sonra besin verirsek, zil çalındığında kendiliğinden salyası akacaktır. Fakat, bu örnekten hayvanların düşünce sisteminin olmadığını çıkarmak yanlış olacaktır. Bu beyindeki ceza-ödül düzeneği ile ilgilidir. Çoğu alışkanlıkların altında bu düzenek yatar. Aynı düzenek insanlarda da mevcuttur, kendini hayvanlarınkinden daha farklı şekillerde gösterse de.

    Peki doğaçlamanın altında yatan dürtüler nelerdir? Hayvanlar doğaçlama yapabilirler mi? Burada doğaçlamadan kasıt, canlının bilinçli bir şekilde hızlı tercihler yapıp karar vermesi ve bu kararları uygulamasıdır. Ben, bu bağlamda, yabancı bir mekanda gezinebilmeyi de bir doğaçlama olarak kabul ediyorum. Örneğin, turistik bir şehire gittiğimizi varsayalım. Yanımıza harita da almamışız. Sokağa çıkıp gönlümüzce dolaşmaya başladık. Bu durumda hızlı tercihler ve kararlar uygulanmaz mı? Bu da bir doğaçlama örneği değil midir? Bu bağlamda, bir kurdun yeni bir mekanı gezinip tanıması da bir doğaçlamadır. Nitekim, yeni bir mekanı gezinebilmek ve öğrenmek, düşünmekten çok, bilinçli bir şekilde hızlı karar verme yetisini sınar.

    Peki bir karar düşünülmeden verilebilir mi? Kararın bir seçim ya da birkaç seçenekten birini seçmek şeklinde olması gerekmez. Daha doğrusu, karar ortada seçenek yokken bir seçenek yaratıp onu uygulayıp uygulamamak şeklinde de olabilir. Örneğin, kişinin Pazar günü bir restoranda kahvaltıya gitmeye karar vermesi, o gün için başka seçenek düşünmesini gerektirmez. Kararın verilmesi için ortada birkaç seçenek olması gerekmez. Ortada hiçbir seçenek yokken de karar verilemez mi? Hiçbir şeyi seçmeme kararı mesela. Bir tutuklunun ‘Sessiz kalma hakkımı kullanıyorum’ deyimini söylemesi gibi bir şey.

    Karar vermek zihinsel bir faaliyettir bu yüzden düşünmek şarttır. Verilen görevi kişi hiç düşünmeden uyguluyorsa bir robottan farkı yoktur. Acaba, günümüzde insanların robotlardan farkı var mıdır?

    Yiğit Oktar

    IEU, İzmir, TR

 

Düşünce üzerine: Siyasi bir deneme

    Bir düşünce elbette siyasi içerikli olabilir. Siyasi içerik, bir insan topluluğuna hükmetmeyi ya da o topluluğu bir nevi etkilemeyi hedefler. Bu hedefi gerçekleştirmek için düşüncenin bir şekilde eyleme geçmesi gerekir.

    Felsefenin Antik Yunan’da gelişmesiyle beraber, siyaset de iki okula ayrılmıştır. Bunlardan ilki sofizm, yani bilgiciliktir. Bilgicilik, dünyayı bilimsel anlamda tanıma isteğinden uzak, bir göz boyama sanatı olarak görülebilir. Fakat, bu görüş ‘bilgicilik insanı kötü bir davranış biçimine yönlendirir’ olarak algılanmamalıdır. Nitekim, bilgicilik ‘iyi’-‘kötü’ ayrımı gözetmez. Din, yargı ve etik kavramlarına eleştirel bir bakış açısı olarak da görülebilir. Günümüz diliyle, bilgecilik şu tezi savunur: Evrende ‘mükemmel’ olarak tabir edilebilecek ne soyut ne de somut hiçbir nesne yoktur. Bu yüzden, ‘mükemmel’ bir din, ‘mükemmel’ bir yargı, ya da ‘mükemmel’ bir etik değer sistemi yoktur ve olamayacaktır. Kısacası insanlık tarihi sürekli güncellenen bir bilgisayar oyunu gibidir. Bu oyun güncellemeler gelerek ilelebet devam edecektir. Kanımca, bilgiciliğin temelinde yatan düşünce budur. Bunu savunan birine, hayattayken anlamlı gelecek şeyler olsa olsa ‘hayatla dalga geçmek’, ‘kara mizah yapmak’, ‘çelişkilerle eğlenmek’ gibi fiilerdir. Bu bir lidere siyasi açıdan güçlü bir koz sunabilir. Çelişkiler üzerinden siyaset yapmak, belirli toplulukları kuvvetli bir şekilde etkiler. Bu tarz bir siyasetin hükmetme konusunda ne kadar başarılı olacağı tartışmaya açıktır. Örneğin, çelişkilerin yarattığı etki topluluğu büyük ihtimalle kutuplaşmaya itecektir.

    Bilgiliğin karşıtı olan siyasi düşünce akımı Sokrates ve Eflatun’un çabalarıyla başlamıştır. Sokrates, bilimsel yöntemin babası olarak dile getirilir. Bilgiciliğin aksine, Sokrates ‘iyi’ ve dolayısıyla ‘adalet’ kavramları üzerinde yoğunlaşmıştır. Hipotezler sunarak ve yapıcı sorularla gerçekçi(temeli sağlam olan) sonuçlara ulaşmayı hedeflemiştir. Kısacası, Sokratik düşünce okulu çelişkilerden mümkün olduğunca arınmayı hedefler ve sonucunda ‘iyi’ye ulaşabileceği kanısındadır.

    Siyasi açıdan baktığımızda, Sokratik düşünce yöntemini şöyle yorumlayabiliriz. Kendi kendini irdeleyen bir birey, yani çelişkilerden arınmayı hedefleyen bir birey, kendisinin lideri olma yolunda ilerleyecektir. Nitekim, bu sayede toplumsal bir lidere ihtiyaç duymayacaktır. Bu bireysel anlamda olumlu bir adımdır. Fakat, bunun toplumsal boyutu nedir?

    Diğer taraftan, bilgici bir yaklaşım, bireylerin kendini irdelemesini ve kendi başına düşünmesini baltalar mı? Bu soruya yanıt vermek zor. Nitekim, bu soruya yanıt verebilmek için ‘birey’in nasıl bir ‘bireyi olduğu akla gelir. Eğer bu birey, kendisinin lideri durumundaysa, kendi başına özgürce karar verebiliyorsa, bir taraf tutmuyorsa, taraf olarak sadece kendini görüyorsa (ki bu ‘bencil’ terimini çağrıştırabilir. ‘Bireysel’ terimi belki de daha uygun olacaktır.), kısacası kişi bireysel düşünebiliyorsa, bilgici bir yaklaşım, söz konusu kişiyi kendini irdelemeye sevk eder diye tahmin ediyorum.

    Bir toplumun tamamının bireysel düşünenlerden oluşmadığını varsayalım. O zaman bilgici bir liderlik, ‘bireysel’ düşünmeyen bireyler arasında bir kutuplaşma ortaya çıkarabilir. Bu kutuplaşmalar da kendi içinde liderleri doğurabilir. Sonuçta, toplum, bireysel düşünenler ve belli bir tarafın üyeleri olarak ayrışacaktır.

    Şimdi, Sokratik yani ‘bireysel’ düşünen bir liderin toplumun üzerindeki etkisini tahmin etmeye çalışalım. Bireysel düşünen bir lider, yani tarafsız olan bir lider, bireyleri düşğnmeye sevk edecek midir? Burada, liderin ‘bireysel’ düşünen birinin üzerindeli etkisi, aşağı yukarı, herhangi bir bireysel düşünürün o kişi üzerindeki etkisi kadar olacaktır. Çünkü, lider tarafsız olduğundan, yani bütün taraflara eşit uzaklıkta durabildiğinden, bireyi herhangi bir tarafa yönlendirmeyecektir. Bir nevi, buradaki lider-birey etkisi tavsiye niteliğinde olacaktır. Peki bu tarz bir liderin taraflı olan bir birey üzerindeki etkisi nasıl olabilir?

    Tarafsız bir lider, hiçbir bireyi bir tarafa doğru itmeye çalışmaz. Bu yaklaşım, taraflı olan bir bireyi, bir tarafı seçmek için karar verme aşamasında, kendisini irdelemeye yani düşünmeye sevk edebilir. Belki de, bu yaklaşım taraflı bir bireyde, bireysel düşüncenin oluşmasında yardımcı olacaktır. Belki de, taraflı bir kişinin yavaş yavaş da olsa bir tarafa olan eğilimi azalacaktır. Uzun vadede, bütün bireylerin bireysel düşünme yetisi kazanması sağlanabilir.

    Peki herkesin tarafsız olduğu bir toplum en uygun toplum mudur?

    Belki de sadece bir tarafın olduğu ve herkesin aynı tarafı tuttuğu bir toplum daha uygundur. Kim bilir?

    Yiğit Oktar

    IEU, İzmir, TR

 

Düşünce üzerine: Kurgu

    Kurgu, düşsel dünyada bir yolculuktur. Acaba kurgu bir düşünce şekli midir? Zihinde eylem silsilesi canlandırma bir bakımdan düşünmenin bir parçasıdır. Düşünerek, zihinde bir kurguyu düzenleyebiliriz, ve düzenli bir düşünce kümesi oluşturabiliriz. Ama en temel nokta kurgunun bir zaman boyutu barındırmasıdır. Geleneksel tabirle, kurgu; başlangıç, gelişme, sonuç kısımlarına ayrılır. Peki sonuçtan çıkaracağımız dersin açıkca belirtilmesi gerekir mi? Bir anafikrin olması gerekir mi? Sonucu, kurguyu gözlemleyen kişinin kendisi çıkarabilir. Çıkaracağı sonuç göreceli olabilir. Aslında kurgunun gizli ya da açık bir anafikir barındırması gerekmez. Ama, kurguyu takip sırasında birçok küçük ders çıkarabiliriz. Kurgunun zaman boyutu çizgisel de olmayabilir.

    Düşünceler ile bir zaman boyutu oluşturmak olası mıdır? Nasıl oluşturulabilir? Düşünceler aynı anda şimdiki, geçmiş, ve gelecek zamanı ilgilendirebilir mi? Örnek bir düşünce kümesi verilebilir. ‘Bence, Ahmet küçükken bir doktor olmayı istiyordu. Şu anda bir bilim adamı. İleride de iyi bir aile babası olması muhtemeldir. Bu düşünce kümesinin incelemesini yapacak olursak, geçmişle ilgili olan parçanın, geçmişle ilgili bir varsayım olduğunu, şuanı ilgilendiren kısmın bir bulgu olduğunu, ve geleceği ilgilendiren kısmın da bir tahmin olduğunu söyleyebiliriz. Kurguyu akılla kurulan ve doğruluğu kesin olmayan bir öğe olarak düşünürsek, verdiğimiz örnekteki kurgusal öğeler geçmiş ve gelecekte yatmaktadır.

    Peki şimdiki zamanı içeren bir kurgu olabilir mi? Tabiki de, kesin olarak bilinen tarih bir kurgu değildir. Kesin olarak yaşandığı kabul edilir. Burada belirtmek gerekir ki, tarihin içine serpiştirilmiş kurgusal öğelerle geçerli bir kurgu oluşturmak mümkündür. Nitekim, buna tarihsel kurgu adı verilir. İçince bulunduğumuz şimdiki zaman kurguya açık değildir. Gelecek, kurguya tamamen açıktır. Gelecekle ilgili mantıksal tahminlerde bulunulacağı gibi, olağan dışı kurgular da ortaya atılabilir. Nitekim, bu da bilim-kurgu türünü tabir eder.

    Sorumuza geri dönecek olursak, şimdiki zamanda kurgu yapmak sadece ‘gerçek zaman dilimi’nden çıkarak hayali bir zaman çizgisine geçmekle mümkündür. Nitekim bu kurgu türünün tanımına denk gelir. Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları bu türün en bilinen örneklerindendir.

    Varılan noktada, şu soru bizi verimli olmaya itecektir. İyi bir kurgu nasıl yapılabilir? Burada ‘iyi’den kasıt nedir? İyi bir kurgu, okuyanın ilgisini çeken, onu sürükleyen bir kurgudur. Daha anlamlı bir tanımla, iyi bir kurgu, kurgunun sonunda ne olacağını merak ettirerek kişide kurguyu sonuna kadar takip etme isteği uyandırandır. Peki bu tür bir kurgu yapmak zor mu olacaktır? Kendimizi böyle bir kurgu yapabilmek için nasıl eğitebiliriz? Mesela, kurgunun önce sonunu belirleyip, ve kurguyu bir nevi tersten kurmak iyi bir adım mı olacaktır?

    Bir diğer önemli nokta ise kurgunun başlama noktası, kurgunun görücüye açık ilk kısmıdır. ‘İlk birkaç sayfasını okudum, kitap sarmadı’, ‘Bu film daha baştan uykumu getirdi’ sıkça karşılaştığımız tabirlerdir. Peki bir kitabın, ya da bir kurgunun ilk kısımları nasıl bağlayıcı tutulabilir. Bu konuda aklıma gelen bir çözüm ise, ilk kısımlara ‘çarpıcı’ bir öğe ya da olay yerleştirmek. Nasıl sabah kalktığımızda ayılabilmek için suratımıza su çarpmak iyi bir metod ise, bu tarz bir etki de insanın kurguya ‘dalmasını’ kolaylaştıracaktır.

    Belki de, nasıl çok fazla sorgulamak iyi değilse, çok fazla kurgulamak da iyi değildir. Bu noktada sözü size bırakmak daha iyi olacaktır.

    Yiğit Oktar

    IEU, İzmir, TR

 

Düşünce üzerine: Sistematik bir deneme

    Düşüncenin sistematik bir tanımını yapacak olursak öncelikle beyin ve zihin kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Zihni, beyindeki biyolojik aktivitenin bir yansıma alanı olarak görebiliriz. Bir diğer deyişle zihin, somut olan beyinden beslenen, soyut bir karalama tahtasıdır.

    Bu noktada soyut ve somut kavramlarını da değerlendirmek gerekir. Kısaca, somut bir nesneyi evrende var olanö soyutu ise evrende var olmayan diye tanımlayabiliriz. Örneğin, bu tanıma göre matematiksel anlamda üçgen soyut bir nesnedir. Üçgen, bir kalınlık özelliği içermez. Kenarları sadece çizgiden ibarettir. Evrende bu özellikte bir üçgenin olması, fizik yasaları gereğince, mümkün değildir. Diğer taraftan, kolaylıkla somut nesne örneği verebiliriz. (Örneğin bir ağaç)

    Bu tanımlara göre, bir düşünce, soyut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyettir. Herhangi bir düşünce beyinde de faaliyete neden olacaktır, biyolojik olarak. Fakat, bu faaliyet, bahsi geçen düşüncenin bir parçası olarak nitelendirilmez. Düşünce, sadece zihinle ilişkilendirilir.

    Somut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyeti de algı diye nitelendirebiliriz. Aynı şekilde, bir algının oluşmasında beynin rolü vardır, ama algı insanın zihninde oluşur. Örneğin, bir ağaca gözlerimizle bakarız. Ağaç, bu bağlamda somut bir nesnedir. Ağacı görürüz, ama görme işlemi (yani algılama) gözlerde olmaz. İnsanın zihninde gerçekleşir. Tabiki de, bu işlemin gerçekleşmesi için beyinde birçok işlemden geçmesi gerekir. (buna gözlerdeki işlev de dahildir) Aynı şekilde, bu örneksemeyi 5 duyumuza da uyarlayabiliriz. Bir koku, bir renk zihindeki bir algıdır, somut bir şekilde tanımlanamazlar. (Örnegin, bazı renk körlerine göre yeşil ya da kırmızı farklı bir algıyı tanımlar vb.)

    Bu tanıma karşı bir tez şöyle olacaktır. ‘Benim bu ağaçla (ya da genel olarak bir palmiye ağacı ile) ilgili düşüncelerim var.’ Fakat burada bahsi geçen ‘ağaç’ acaba somut bir nesne midir? Ya da soyut mudur? Kısacası, savunulan tez şudur: Somut bir nesne de insanın zihninde düşünce oluşturabilir. Evet, bu mümkündür. Ama arada atlanan bir adım vardır. Bahsi geçen ‘ağaç’ bir algılamanın ürünüdür. Ya da daha önceden algılanmıştır, birincil olarak ya da dolaylı yoldan (bir başkasının betimlemesiyle) Dolayısıyla, ‘ağaç’ burada somut bir nesneden çok, bahsi geçen somut oluşumun önce algılanması ve sonucunda zihinde oluşan soyut bir algıyı nitelendirir. Bu işlem kısaca şöyle özetlenebilir: Somut nesne -> Algılama -> Soyut nesne -> Düşünce. Yani arada algılama adımı gerekir.

    Özetle, düşünce soyut bir nesnesin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Algı ise somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır.

    Yiğit Oktar

    IEU, İzmir, TR